Gülşan Karademir
1 Takipçi | 14 Takip
20 09 2014

Kavak Boyu Aynaların Kasrı : Aynalıkavak Kasrı

Gösterişli tahta kapısının yüzyıllara başkaldıran bir sağlamlıkla açıldıktan sonra tarihi koklarsınız. Perdelerine, özel yapım kumaşlarla kaplı gösterişli koltuklarına ve halılarına sinmiştir bu koku. Biraz daha içeri doğru ilerleyince büyük avizesinden ziyade tavan süslemeleri dikkatinizi çeker. Yeşilin, altın sarısının, kırmızının ve mavinin iki tonunun üzerindeki karışık süslemelere rağmen gözleriniz yadırgamaz bu görüntüyü. Duvarlarda Osmanlıca yazılar, mavi üzerine altın sarısı renkte yine… Duvarların bir kısmında da mermeri andıran ve kenarları altın sarısı olan levhalar varken en çok da camlara takılıverirsiniz rehberin sayesinde… Yukarı doğru acılan dev camlar, bıraksanız dahi hiç düşmeyecek bir mekanizmaya sahip. Rehber “Bu camlardan yaptırmak istedim.” der ve devam eder konuşmasına, “Ama bana böyle bir teknolojinin olmadığını söylediler.” Sağ taraftaki giriş, tuvalete ve III. Selim’in konuklarını ağırladığı, edebiyat sohbetleri yaptığı odaya açılır. Bu odaya da yine aynı renkler hâkimdir. Odanın dört duvarına III. Selim’in şiiri altın sarı renginde yazılmıştır.  Bu sefer geri döner, sol taraftaki kapıdan geçerek haremlik girişini görür ve arka odalara geçersiniz. Sol taraftaki oda padişahın odasıdır. Kapıdan girince solunuzda duvara gömülü büyük bir dolaplı kitaplık, sağ tarafınızda da çalışma masası ve hemen yanında yatağı vardır. Odanın tam karşı tarafında şehzadelerin odası ve tuvaleti vardır. Aşağı kata inen kırmızı halı döşeli merdivenlerse hemen bu şehzade odalarının önünde bulunmaktadır. İşte tam bu merdivenlerden inerken bir müzik sesi gelir kulağınıza… Alt kat zamanında hizmetçilere tahsis edilmiş olsa da şu an müzik aletleri müzes... Devamı

05 06 2014

Lösev “Haydi, Bir Tuğla da Sen Koy!”

“Traş olmak için babamla berbere gittik. Maske vardı yüzümde… Berber bana neden maske taktığımı sordu. "Lösemiyim" dedim. Uzaklaştı hemen, "ben seni traş etmem. Bana da bulaştırırsın" dedi. Allah’tan orda bir adam vardı da anlattı maskenin nedenini… "O maske sana hastalık bulaşacak diye değil, sen ona hastalık bulaştırma diye.” Bu hikayeyi 13. Uluslararası Lösemili Çocuklar Haftası dolayısı ile 2 Haziranda Sheraton İstanbul Maslak Hotel’de düzenlenen Lösemili Çocuk ve Medya panelinde 13 – 15 yaşlarındaki bir çocuk anlattı. Keşke sadece bir “hikaye” olsaydı… Lösev bundan 13 sene önce, insanların ölmesini kabullenemeyen bir doktor ve arkadaşları tarafından 10 metrekarelik bir odada kuruldu. 90’larda %20 olan iyileşme oranı bugün %90’nı buldu. Bunun için Üstün Ezel’e ve arkadaşlarına ne kadar teşekkür edilse az. Üstün Ezel panelde konuşması sırasında, insanlar parası olmadığı için ölmemeli dedi. Yıllar önce farketmişti bunu ki 2000 yılında Lösante’yi kurdu. Bu hastane bugüne kadar 400’ü aşkın lösemili ve kanhastasına ücretsiz tedavi imkanı sağladı. Tiyatro, sinema, resim, müzik, oyun ve bilgisayar odalarıyla, gülen yüzlü personelleriyle birlikte ilaçtan daha etkili umudu yeşerttiler ve yeşertiyorlar.. Hedefleri kalıcı çözümler bulmaktı ve başardılar. Uluslararası Lösemili Çocuklar Haftası ile 13 yıl önce bir çocuğun Üstün Ezel’e sorduğu bir soruyla başlamış “Herşeyin haftası var. Bizim niye haftamız yok?”. “Doğru” dedi Üstün Bey, onların bir haftası yoktu dünya üzerinde. Bu sorunun ardında çalışmalara başlayan Lösev’in önderliğiyle... Devamı

25 05 2014

Bay KOLPERT

Birbirinden psikopat iki çift düşünün. Bu psikopat çiftlerden evli olan Edith ile Bastian, evli olmayan çifte yani Sarah ile Ralf’e akşam yemeğine davetliler. Ev sahipliği yapacak olan çift yemek hazırlamak yerine, izledikleri filmdeki adamın neden birisini tüfekle öldürdüğünü değil de neden tüfeği olduğunu merak ederler… Misafirleri bekleyen sürpriz, yemeğe davetli oldukları halde evde yemek olmaması değil; ev sahibi çiftin,  Edith ve Sarah’ın iş arkadaşları olan Bay Kolpert’i öldürdükleri iddia etmesidir. Genç Alman yazar David Gieselmann’ın yazdığı ve Sibel Arslan Yeşilay’ın Türkçeye çevirdiği “Bay Kolpert” ( Herr Kolpert) 23 ve 24 Mayıs tarihlerinde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Bölümü tarafından mezuniyet oyunu olarak sahnelendi. Yönetmenliği Ülkü Duru tarafından yapılan oyunda, genç ve yetenekli oyuncular Barbara Shirley, Elçin Afacan, Orkun Öngen, Özgün Akaçça ve Peral Filiz sahne aldı. Oyun etkileyici bir müzikle başlıyor. Sahnede bulunan Ralf’ın pek de normal bir insan olmadığını, ilk dakikalarda aldığı derin nefesler ve dans figürleriyle izleyici anlayabiliyor. Bir süre sonra sahneye gelen Sarah’ında sevgilisi kadar anormal olduğu seziliyor. Sarah seksapalitesini kullanan bir karakter olarak oyunda dikkat çekiyor. Sarah’ın oyun boyunca elinden düşürmeyeceği kırmızı rujunu sürüş şekli onun psikopatlığını vurgulayan bir davranış biçimi olarak kazındı benim aklıma… Oyun izleyiciyi güldürürken izleyicinin içindeki merak duygusunu canlı tutmayı başarıyor. Hatta en önemli konu olan Bay Kolpert’in ölüp ölmediğini öğrendikten ... Devamı

15 05 2014

AH “SOMA” HİÇ SORMA

Hiç sorma, karanlıklar içinde hayatları ısıtmak için çabalamanın ne demek olduğunu… Hiç sorma, yaşatmak için yaşamın yüzlerce metre altında yaşamaya çalışmayı… Hiç sorma, çocukların aydınlık geleceği için kara kömürlerle boğuşmayı… Hiç sorma, bir çocuğun da dediği gibi “anlayamazsınız!” Ne önemi var sayıların, 200 de olsa 1 de olsa giden can değil mi? Ne fark eder 15 değil de 45 yaşında olsa, ikisi de can değil mi? Soma’da yaşanan bir kaza değil. Kaza diyenlere hatırlatmak gerek, kaza “İstem dışı veya umulmayan bir olay dolayısıyla bir kimsenin, bir nesnenin veya bir aracın zarara uğraması”(TDK) demek. Ortada bir kaza olabilmesi için yaşanabilecek tüm kötü olayların düşünülüp gerekli önlemlerin alınmış ama buna rağmen insanoğlunun aklına gelemeyecek bir olayın yaşanması gerekirdi. Sanki daha önce maden ocaklarında hiç patlama yaşanmamış gibi olaya kaza diyip vicdanını rahatlatmaya çalışmak boşuna… Geride kalan analar, babalar, çocuklar, henüz dünyaya gelmemiş hayatlar.. Onlar bundan sonra rahat yaşayamayacaklar. Vicdanlar rahat olamaz, olmamalı, olmasın…Hele bir de sedye kirlenir diye endişelenecek kadar saf ve temiz yüreklere sahip olan canların yok olduğunu bildikten sonra… Şimdi dua etmekten ve yardım etmekten, hayatını kaybedenlerin yakınlarına baş sağlığı dilemekten ve “Allah sabır versin” demekten başka bir şey gelmiyor elimizden. Kader diyip de geçemiyorum ben. Çünkü biliyorum ki kader denilen olguda bizim secimlerimizin de payı var. Ne olursa olsun sonunda hepimizin kaderinde ölüm var. Doğmak kadar, yaşamak kadar ölüm de bizim kaderimizde var. Ama hiç sorma, bir insana yardım ederken ölmek de var, ... Devamı

15 05 2014

ÖZGÜRLÜK

(11 ‎Şubat ‎2013) Bir kağıt bir kalem…Ne kadar yazılabilirsin sen beyaz sayfalara? Hangi ressam çizebilir seni uçsuz bucaksız duvarlara?Nesin,nerdesin?Hani kuşlar var ya,her güz göçüp giden,onlarlasın biliyorum.Uzaklardasın,hiçbir zaman tamamıyla bizim olmadın. Kuş olup taşımak gerek seni kanatlarımızda.Yağmur olup damla damla akıtmak gerek toprağa,ateş böceği gibi salıvermek gerek seni karanlık sokaklara.Biliyorum yanı başımda oturuyorsun şuan.Bu kalem seninle yazıyor.Seninle varız,işte bu yüzden sen karalanmaya çalışılıyorsun en temiz halinle. İsmin var belki ama cismin yok.İsmin ne kadar anlatıyor seni şüpheli.Hani bir sevdiğimiz vardır ya uzaklarda kimsenin bilmediği,öylesin işte,bir başkasına anlatmak mümkün değil seni.Kime sorsam farklı anlatıyor,kime sorsam başka bir sen çiziyor.Kimisi “var” diyor,kimisi de ‘Özgürlük yok.’ diye bağırıyor.Ama haykırırken bile senin varlığını kabullendiğini anlayamıyor. Her yerdesin sen, herkesin içindesin.Keşfedilmemişsin birçok yerde belki ama er ya da geç mahkumsun keşfedilmeye.Çok uzaklarda değilsin aslında belki, kim bilebilir. Kurtulmak gerek sabit fikirlerden senin için.Bir yerde bir kişi bir şeyi eleştirebiliyorsa,işte ordasın tam bulunduğumuz noktada. “Söylediklerini onaylamıyorum, fakat ölümüne de olsa, konuşma hakkını savunacağım” demiş Voltaire. Böyle bir şeysin işte.Konuşanların, içlerindekileri haykıranların özündesin.Her haykırışta daha de katlanıyorsun özlerde.Her çığlıkla büyüyorsun bu asi bedenlerde.Az mı kan döküldü uğrunda, az mı yok oldun cansız bedenlerde.Yeniden yeniden doğdun.Seni sevmeyenlere inat, uğrunda yok olan bedenler için yeniden , bu sefer daha çok işlendin özümüze. Herkes b... Devamı

15 05 2014

GÖREBİLMEK

(22 ‎Kasım ‎2010 ‎Pazartesi) Sizin göremediğiniz her şeyi görürüm ben, sizin bilemediğiniz her şeyi bilirim ama üzülerek söylüyorum ki ne sizin gördüklerinizi görebilirim ne de sizin bildiklerinizi bilirim. O kadar çok şey gördüm ki yoruldum bazen ama anlamadınız.Bazen de o kadar mutluydum ki görmediniz beni.Oysa hayatınızın aşkı olablirdim bana dıştan değilde içten baksaydınız.Bende hatalıyım görüp geçirirken es geçtim bir çok kişiyi adını bile sormadan, istediklerimin peşinden koştum hep onlar sandım ama yanıldım çünkü hiç biri göründüğü gibi değildi.Ne kadar hatalıyım ne kadar da acizim, ben ön yargıların kurbanıyım.Çünkü gözlerimle baktım hep, onlarla beğendim, onlarla eleştirdim,onlarla sildim herkesi hayatımdan ve bir gün onlar kapandığında hayat cümlemin noktası olacaklar, yok olucam sizin gözünüzde tabii göremeyeceksiniz ama ben hep var olucam.Bu mutlu bir yüzde hüznü görememek gibi bir şey, bu her gün önünden geçtiğimiz halde, bu dünyada yaşadığımız halde güzellikleri görememek gibi bir şey. Bir düşünün neden hayal kurarken gözlerimizi kapatırız? Gözlerimizle o kadar çok gerçek görüyoruz ki, o gerçekler uymuyor bizim hayalimize.Aslında farkında değiliz, hiçbir gerçeği göremeyiz.Tek başımıza yaşamıyoruz bir sürü insan var etrafımızda.Kader denilen bir gerçek, bu gerçek elle tutulur gözle görülür bir şey değil.Birbirimizin yaşantısını etkileyince anlarız bu gerçeği, oturma odanızdaki masayı görürsünüz ama gerçekliğini dokununca anlarsınız.Hayallerinizde de vardır o dokunduğunuz masa hissedersiniz “Evet işte b... Devamı